>Psikolojimizi Değiştiren Adam:Darren Aronofsky

>

Oscar’a az zaman kala Black Swan  beni çok etkiledi ve Akademi Darren Aronofsky’in tarzını çok sert bulsa da kesinlikle en iyi film adaylıklarından birine oturacağını biliyorum.
Evet Aronofsky öyle şeyler yapıyor ki, filmleri sona erdiğinde,öyle koltuktan saniyede kalkıp uzaklaşamıyorsunuz yarattığı atmosferden.Şöyle bir akan yazılara boş boş bakıp bir süre kendinize gelmeniz gerekiyor.

1998 yılında hiç birşeye benzemeyen ilk uzun metrajlı yapıtı “Pi” ile karşımıza dikelen Aronofsky, hala daha da ezber bozmaya devam ediyor.Pi ile derin sinema izleyicinin takibe aldığı yönetmen,2000 yılında Requiem for a Dream ile acayip bir iş yaptı.Sinema tarihinin en çarpıcı filmlerinden biri olan Requiem for a Dream’deuyuşturucu batağına düşmüş üç arkadaşın hayata tırnaklarını ne kadar geçiririrlerse geçirsinler,elleri parçalanarak kayıp gittiklerini izliyoruz.Hiç lafı dolandırmadan,çekilen ruhsal ve fiziksel acıları bütün gerçekliğiyle ortaya koyan Aronofsky bu film ile hem çok tartışıldı hem de çok alkışlandı.Ayrıca filmde Ellen Burstyn canlandırdığı tv bağımlısı anne karakteri ile kesinlikle izlenmesi gereken bir performanstır.Tabi ki Aronofsky bu filmiyle sert yonetmenler arasinda yerini aldi.Akademi bu tarz filmlere pek prim vermese de Aronofsky coktan dikkat cekmisti.Sinema tarihinde en depresif film olarak bile anilan Requiem den tam 5 sene sonra kendine has atmosferi ile dikkat ceken The Fountain’le karsimiza cikti.Fountain da bu ke 3 farkli zaman diliminde sevgililerini kurtarmak icin savasan 3 adamin hikayeleri ile karsimiza cikan yonetmen derdini aslinda tek bir hikayede kesiştiriyor.Stanley Kubrick’in Space Odysey’i tadinda film yonetmenin sanatina farkli yaklasimlarindan birisi.

2008 e geldigimizde sahsi fikrimce Aronofsky’in en soft ve beklentinin altinda filmi The Wrestler(Turkce adi sampiyondu.yine anlamadigim cevirilerden birisi) yonetmenin tarzina gore o kadar normaldi ki Akademi odullerinde o sene cokca ismi gecti.Yine de Aronofsky tarzi cikislari olan film,Mickey Rourke ve sinema adina onemli bir yerde duruyor.
Bu cok da Aronofsky kokmayan filmden sonra 2010 da Black Swan’la Aronofsky bomba gibi geri dondu.Ulkemizde 2011 yilinda vizyona girecek olan film,dominant ve kuralci bir anne tarafindan yetistirilen balerin Nina nin bas balerin olma yolundaki sahsi hirslarini ve kaygilarini bu hirsin hayatini hangi noktaya getirdigini anlatan cok iddiasiz mekanlarda muhtesem bir gozden cikma bir itinayla cekilmis bir bas yapit.Aronofsky kugu golu balesinden oyle degisik bir dilde bahsediyor ki,bu dili ogrenmek icin can atiyorsunuz.İşin psikolojik boyutunu hamur gibi yoguran yönetmen,bütün filmlerinde çekilen fiziksel acıları da izleyiciye müthiş aktarıyor. Black Swan’da Natalie Portman’ının göz dolduran performansı ile inanın yine bize acı çektirecek.Vincent Cassel gibi bir oyuncu da artısı.Bu film Natalie Portman’a Oscar getirebilir dikkat!
Meraklısına not:
Kendisi 1969 Brooklyn doğumlu Yahudi asıllı bir Amerikalı.
Aronofsky bu sıradışı filmlerinin yanında çok normal bir hayat sürüyor.Rachel Weisz ile nişanlıydı 2010 da bir ayrılık duyurusu geldi ama oğullarını beraber büyütmeye çalışıyorlar..
Polanski’den fazlaca esinelenen yonetemen, Black Swan için de Polanski nin Repulsion ve Tenant’ından cok fazla etkilendiğini belirtmiş.
bir rüya için ağıt, black swan, darren aronofsky, kuğu gölü, mickey rourke, natalie portman, requiem for a dream, the fountain, wrestler, şampiyon içinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Otel odalarını sever misiniz? 1408

>

Az kalsın hatırlatmayı unutuyordum.1408’i izlemeyin.Bırakın o sadece Stephen King’in romanı olarak yazıda kalsın sizler için.Nasılsa Stephen King her şekilde okunur.
Açık söyliyeyim,Samuel L. Jackson’u severim.Güzel afişte onun da suratını görünce,(King okuyarak büyüdük tabi bir de) filmi izlemek kaçınılmaz diye düşündüm,John Cusack’ı hiç korku öğeleriyle düşünmesem de.Zaten kendisi de hiç korku öğeleriyle takılmadı.Acınası zavallı madur yazar!
Looser kitap yazarımız Michael,bir kaç güzel kitaptan sonra,korku hikayeleri yazan bir ucuzluk serisi yazarı haline gelmiştir.Belli ki Michael mutsuz,geçmişinde kötü bir kaç hayat hikayesi var.Bu yazar karakterine hiç şaşırmıyoruz tabi.Stephen King okuyanlar bilir,King’in en sevdiği baş karakter,korku kitapları yazan sorunlu yazardır.(Sanırım bu kendisinden çok şey içeriyor)Filmin süresi taş çatlasa iki saat bilemedin 3 saat olacağı için,Michael hakkında hiç karakter analizi yapılmadan,ne olmuş ne bitmiş anlamadan kendimizi onun ne idüğü belirsiz iç dünyasında buluveriyoruz.
Af buyurun dağınık senaryodan ben de dağıldım.Filmi şöyle bir özetlemeden konuya girmişim.Michael perili otelleri,perili şatoları gezip gezip hikayeler yazan bir yazardır.Dolphin otelin 1408 nolu odasından haberdar olunca orada da bir gece geçirmek ister.
Paldır küldür 1408 numaralı odaya yerleşmeye giden Michael,Otel müdürü Colin ile yaklaşık 5 dakikalık bir konuşma yapıyor.Colin kim mi? Samuel L. Jackson,kararlı,sert ve cüretkar otel müdürümüz.Sonra görüyor muyuz onu bir daha,evet cüceden hallice minibarın içinde.Eeeee,o koskoca afişte neden var o zaman?İşte etkili PR,pardon pardon şu taraftan bakalım,filmde başka oyuncu var mı? O zaman tabi afişi doldurmak adına yapılacak doğru bir hareket.
Dağınık odada ( oda gayet toplu aslında,odadaki hayaletlerin kafası dağınık) sanrıları ile1 saat geçiren Michael,aslında rüyada mıdır?Gözlerini açınca biraz şaşırırız.Şaşırmayı bırakın biraz kızarız.Öff bunun için mi izledim ben bu filmi diye.Sonra tekrar birşeyler olur.Aslında film güzel bir manevra yapar.Fakat amaç korkmaksa ya da korku filmi izlemekse,yanından bile geçecek bir durum yok ortada.
Bir yanım bir an söyle düşündü.Acaba Stephen King demode mi kaldı artık? Onun korku hikayeleri Ringulardan,Blair Witchlerden,Paranormal Activitylerden sonra çöpe mi gidiyor?Sonra düşündüm ki hala en iyi korku filmleri içinde yer alan Shinning gibi hikayelerin babasına haksızlık etmeyelim.Gerçi o hikaye Stanley Kubrick elinde hamur gibi yoğurulmuştu.filmden sonra Stephen King bu durumdan çok sikayet edip,Stanley Kubrick’le arayı bozmuştu…Acaba 1408’i izlediğinde ne düşündü?

1408, John Cusack, korku filmi, korku romanı, korku sineması, samuel L Jackson, stephen king içinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Coen Kardeşlerden yine ciddi bir iş:A serious Man (Ciddi Bir Adam)

>

Film başladığı anda dedim ki yanlış şey mi izliyorum?Bu süpriz açılış beni bozguna uğratırken,Coen  Kardeşler izlediğimi hatırladım,süprizlere açık olmak lazım.

Bu tamamen bağımsız görünen açılış parçasından sonra,tahmini 1960lara gidiyoruz,çoğunlukla Yahudilerin yaşadığı,prefabrik görüntülü,iddiasız,çubuk antenli evlerden oluşan bir Amerikan kasabasında buluyoruz kendimizi.Bir üniversitede fizik profesoru olan Larry Gopnik,bu kasabavari yerde karısı,oğlu ve kızı ile ikamet etmektedir.Üstüne kalıcı misafir haline gelmiş,kardeşi Arthur da onlarla kalmaktadır.

Orta yaşa merdiven dayamış Larry,naif mi naif bir arkadaşımız.Kelimenin tam anlamıyla vur ensesine al lokmasını bir adam.Kıt kanaat geçinen kimseciklere bulaşmayan,hayatla ilgili  “hiçbirşey” yapmayan Larry,karısının onu iş arkadaşıyla aldattığını öğrenince bütün hayatı  altüst olur.Yaşadığı olanca şey üstüne hala ezik davranan Larry’in tek düşüncesi hiçbirşey yapmadığı halde başına neden bunların geldiğidir.

Evet işte Larry’nin de sorunu tam olarak bu : “hayatla ilgili hiçbirşey yapmazsanız,hiçbirşey beklemeyin.”
Bunun üzerine komik bir dram izlemek isterseniz bu film biçilmiş kaftan.
Filmin handikap noktası ise gayet yahudi aleminde geçiyor olması.Larry mümkün olduğu kadar dinine düşkün olmaya çalışan bir adam ve bu isyanında da dini yardıma başvuruyor.Film,çok yerinde Yahudi inançlarından bahsederek,bu alan etrafında dönmeye başlayınca,dinle ilgili kısıtlı bilgisi olanlar için anlaşılması zor dakikalar da başlıyor.Eminim ki yahudi birisi için çok daha duygusal ve keyifli bir filmdir.Gerçi oen kardeşler bundan taviz vermese de yine de açıklayıcı bilgileri de filme eklemişler.(Dini boşanma kağıdını hiç değilse 2-3 kere karakterlere açıklattılar mesela)

Başrolde Michael Stuhlbarg rolün hakkını fazlasıyla veriyor.Zavallı tıknaz profesörü izlerken ya bu adam aslında düzgün bir adam diye düşünen sadece siz değilsiniz.Stuhlbarg fiziksel olarak da rolüne bürünmüş.Zira kendisi soldaki gibi
görünüyor.

Coen  kardeşlerin tarzını,kara komedilerini,kasvetli dramlarını,bezmiş karakterlerini seviyorsak,film tam bize göre.Ayrıca ben Coen kardeşlerin müzik zevkini de çok seviyorum.Jefferson Airplane’in muazzam “Don’t you want somebody to love” yorumunu filme gömmek çok iç açıcı olmuş.Şarkıyı ne kadar da özlemişim…

a serious man, coen kardeşler, Ethan coen, joel coen içinde yayınlandı | Yorum bırakın

>New York’ta Beş Minare

>

New York’ta beş minare! Evet gerçekten ilgi çekici bir film adı.Eminim ki bu ismi merak edenlerin sayısı da hiç az degil.E tabi filmi izleyince filmde çokça bahsi geçen,memleket hasreti ile hayalleri süsleyen Bitlis ile,yörenin meşhur türküsü “Bitlis’te beş minare” ye gönderme yapılmış olduğunu anlıyoruz.Peki Bitlis bu filmin içine niye girmiş onu bilmiyoruz.Kendi adıma tahmin yürütüyorum,sırf bu gönderme için Bitlis bu hikayede yer alıyor.Yani bu filmin bazı bölümleri Bitlisle değil de Muş ile bağlantılı olsaydı filmin adı  “Burası Newyorktur yolu yokuştur” olabilirdi.Yani bütün teknik detayları,ince işleri,karanlık bağlantıları,hücre evlerini geçtim,bu hikayede Bitlis olmasa böyle iddialı bir isim olmazdı.

Fragmanı üniversitede derslerde fragman işte böyle olur diye izletilen,Yönetmeninin basını reddedip özel bir gösterimle,çokça büyük lafla vizyone giren by Mahsun Kırmızıgül imzalı Newyork’ta beş minare izleyici sayısı olarak rekora doğru gidiyor şu aralar.

Türküydü,Arabeskti derken,okullu arabeskçi tartışmalarıyla ortalığı alevlendiren,bana hatırımdaki ilk  halini soracak olursanız:Seda Sayan’ın sevgilisi olarak tanıdığım Mahsun kırmızıgül,Beyaz Melek  filmi ile ilk yönetmenlik denemesi ile başarılı olacak bu adam fısıltıları ile karşılandı.Dopdolu bir dram olan Beyaz Melek,güçlü oyuncu kadrosu ile evet,Mahsun için başarılı bir başlangıçtı.Güneşi Gördüm ise Türkiye’den Oscar aday adayı olmuş bir film.Çok başarılı bir PR çalışması olan,afişinden,müziklerine,oyuncularından,çekimlerine emek harcanmış bir filmdi.Çok eleştirildi,beğenildi,hiç sevilmedi,dram üzerine dram yüklü,birden çok konuyu harmanlamaya çalışmış,böylece ucundan kıyısından herseye yaklaşan ama etliye sütlüye karışmayan dramoğlu dramdı.

Bir sene önceden başladı Newyork’ta beş minare’nin reklam çalışmaları.Mahsun’un yabancı oyuncularla Newyork’tan Bitlis’e kadar uzanan derin filmini konuşmaya başladı çevreler.Her zamanki gibi çok yazılan çizilen şeyler beni ittiği için gecikmeli izledim,gecikmeli yazıyorum.

Evet açılış sahnesi görsel açıdan çok başarılıydı.Filmin en iyi performansı kimindi derseniz,filmde havada kalan tarikat ve zikir sahnelerinde göz dolduran Ali Sürmeli.Hem sahneler hem de Ali Sürmeli müthişti.Ama ne içindi bu sahneler,böyle oluşumların aslında temiz oldugunu anlatmak için miydi?Kime benziyordu Ali Sürmeli’nin tiplemesi?

Haluk Bilginer zaten iyi bir oyuncu,bir ara ben bile Hacı dan süphelendim,sağ gosterip sol sallayacak diye.
Filmin süpriz ismi Mustafa Sandal için kim ne düşünüyor bilmem.Kötü değil hatta iyi performans.Ama  bu kadar yabancı yerli iddialı oyuncuyu bir araya getirmişken,neden basrolde Mustafa Sandal ile riske girilmiş bilmiyorum.Engin Altan Düzyatan’ın başarılı bulunan performansını ben filmde göremedim.Tamam iyi ve yükselen bir oyuncu ama filmin ne kadar önemli noktasında yeni oyunculara paye verirken bir kez daha düşünmek lazım.Ama Deccal gibi bir ayrıntıyı da filme ekleyip klişe ve tanımlayıcı bir replik yaratılmış.

Mahsun’un dağınık zihninin oyunculuğunu da yavaşlattığını düşünüyorum.Ayrıca illa oynamalı mıydı?Onu da düşünüyorum 🙂

Bana sorarsanız,memleket meseleleri,islami teror örgütleri,11 Eylül saldırısı ve saldırıdan sonra Amerikan Halkının müslümanlara tepkisi gibi sosyokültürel bir yığın mevzuyla ilgilenen Kırmızıgül’ün, bu hikayelerin ardına kan davası yüzünden elin adamını Amerika’da enseleyen,bunu kendine iş edinmiş Bitlis’li polis memurunun hikayesini saklaması yemegin tuzunu bir hayli kaçırmış.

Dip düşünce:Her ne olursa olsun New Yorkta 5 Minare’nin Recep İvedik 2 den daha çok izlenmesi Türk sineması adına çok sevindirici bir gelişme.

beyaz melek, bitlis, güneşi gördüm, haluk bilginer, mahsun kırmızıgül, newyorkta beş minare içinde yayınlandı | 2 Yorum

>Social Network:Biz arkadaş kazanırken,Mark ne yapıyordu?

>

Tabi bir Fight Club kadar sanat eseri değil,Seven kadar dahiyane mi? Zodiac ‘a benzeten oldu mu kurguyu?

David Fincheri severim.Hatta çok severim.Ne zaman Fincher izlesem,bir anda mualif oluveririm.Neyle savaştığımızı sorgulamak isterim.Ama Fincher da insan değil mi? O da güncel seylere el atmak istemiş belli ki,yüzyılın icadı (!) facebook hikayesi eline düşmüş e adam bunu değerlendirmesin mi? Öyle ortalığı ayaklandıracak Fincher’i kınayacak çok da bir durum görmüyorum.Herkes durağan sularda yüzmek ister.
Ayrıca çok durağan su da zordur.

Şu noktada Social Network filmi çok zor: Hali hazırda sanal alemi anlatmak 1001010010 ları ete kemiğe büründürüp,”facebook” etrafında kopan gümbürtüyü seyirciye aktarmak!
Film çok tempolu,diyaloglar çabuk çabuk,Mark dahi ya,düşünceleri fırtına gibi! Bu filmde bir dünya kurmuyorsunuz,sadece bir durum anltıyorsunuz,aslında durum bile değil,öyle bir öğrenci çekişmesi işte,sadece ucunda milyar dolarlar var.Demek istediğim o ki,filmin başında nefesinizi alın gözlerinin açın,öyle sağa sola kafanızı cevirip de dikatinizi falan dağıtayım demeyin,zira Fincher metroya binmiş gibi.

Şahsen ben,bir facebook kullanıcısı iken bu olaylı ve de “Bir kaç düşman kazanmadan 500 milyon arkadas edinemezsiniz” gibi iddialı ve perde altından da dramatik söylemli bir sloganla yola çıkan “The facebook” pardon pardon The yı atıyoruz,sadece facebook (Cleannn…Yeri gelmişken Mr. Napster’den bahsedelim,süphesiz ki filmin en çakal,en beleşçi karakterini oynayan Justin ısınmış gözüküyor bu işlere.Etliye sütlüye değmeden,Eduardoya çukurunu kazdırıp içine gömen adam olarak gözüken Mr.Napster,filmin sonunda duyuyoruz ki hala facebook da % 7 hisseye sahip.Ama adam bu patlayacak yanar dağın isim babası,populerlik yolunda atılan ilk adım “the” yi kaldırmak! ) filmini görmek isterim.
Gördükten sonra peki ne hissederim? Mark’ın arkadaslık ilişkileri ben de iz bırakmaz ki…Vay be derim,dünyanın en genç milyarderi! Yaptığına bakarım…

İşte tam da anlaşılması gereken bu, kim nederse desin,Fincher bu anlamda yine başarılıdır!

david fincher, facebook, mark zuckerberg, social network, sosyal ağ içinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Günün sorusu:Yemek yemek,dua etmek ve sevmek üzerine kötü bir film yapılabilir mi?

>

Yemek yemek,dua etmek ve sevmek üzerine kötü bir film yapılabilir mi?
James Franco ,Julia Roberts ve Javier Bardem’e rağmen kötü bir film yapılabilir mi?

Bu iki soruya EVET yanıtı vermek kulağa hiç hoş gelmese de .EVET Eat Pray Love (Ye dua et sev ) kötü bir film olmuş.

Genel olarak metropol insanının (New York insanı da demek doğru) Calışan,yanlızlaşan,hırs içinde hayatta kalma savaşı veren toplum bireyleri haline gelmesiyle oluşan kronik insani mutsuzlugu dindirme cabaları anlatan aynı adlı kitaptan esinlenen film konudan beslenemiyor,ancak sığ sularda yüzüyor. Klasik Avrupa huzurludur,hindistan ve türevleri ermiştir.Tası tarağı toplayın oralara göçün,hayatınızı huzurrrrlllaaaaa yaşayın…felsefesini bünyeye salan film,kenarda birikmiş ufak serveti olan insanlar için alternatif oluşturabilir.(tası tarağı bile toplamadan sen kalk git italyada 6 ay kal ye iç gez,ardından hindistana git ordan Bali’ye filann….)

kendi adıma filmden en beğendim kare,Julia Roberts’in o mutheşem spagettiyi afiyetle yemesi ve koskoca bir pizza yerken,yüzyılın salgını kronik diyet hakkında kestiği ahkamlar.Evet artık cinsiyet bile gözetmeden metropol insanı hergün yedigi lokmaları sayıyor ve fazla kaçanlar için yattığında vicdan azabı duyuyor…Fakat tabi kimse de Julia gibi yiyip yiyip incecik kalmıyor 🙂
Benden tavsiye filme aç gidip,çıkışta bir italyan mutfağına gitmekte fayda var 🙂

eat pray love, james franco, javier bardem, julia roberts, ye dua et sev içinde yayınlandı | Yorum bırakın

>Şafak iki kerede sökecek:Twilight Saga:Breaking Dawn

>

Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik.Finali ikiye bölmek kitabın yoğunluğu açısından doğru bir yaklaşım olsa da,rant kaygısı eleştirilerini de beraberinde getirir.Çünkü iki filmin arası tam bir seneymiş!!!Evet evet tabi ki Alacakaranlık serisinden bahsediyorum.
Twilight (Alacakaranlık) bir bomba etkisi yaptı!
New Moon(Yeni Ay) bombanın etkisiyle kulaklarımızı sağır etti adeta.Tüm ihtişamıyla konuşuldu yazıldı,çizildi.
Eclipse ( Tutulma) noluyor ya biz aşıktık,onlar aşıktı,kim kime aşık,neden dövüş sahnesi izliyoruz … vb..vb… gibi oldu mu ne? Ama olsun biz yine de seviyoruz bu hikayeyi …
Eee  Breaking Dawn (şafak vakti) gelecek nefesi tutuyor muyuz sizce? Alacakaranlık’tan sonra sabırsızlandığımız gibi miyiz? Yeni Ay’da Jacob’un vucudunu izleyip de Edward’ı göremeyen genç kızlarımız bile yine de Eclipse için bilet kuyruğuna girdi.Eclipse’de David Slade’e ümit bağlamış bendeniz,Chris Weitz ‘den gömlek gömlek iyi bir iş çıkartmış olsa da yine de (konunun da biraz ne istedigini anlamayan herkese aşık Bella tarafına kaymasıyla tabi ki ) bu kadar ilgi toplayan bir seri için başarısız yapımlar olarak tarihe geçecekler.

Kabul edelim Meyer’in bu çok fantastik ve fantazik aşk öyküsü,(edebi anlamda da bazı yerlerde tökezliyormuş) yeni yetme Hollywood yakışıklıları sayesinde pirim üstüne pirim yapıyorrr!!!

Başta da söylediğim gibi serinin son kitabi Safak Vakti ise diger kitaplardan daha yogun olmasi sebebiyle iki bolum olarak cekiliyormuş.Birinci bolumü 18 Kasim 2011de ikinci bölümü 16 Kasım 2012’de  vizyona girecek,iki bölümün de yonetmeni ise Bill Condon.Bill Condon’u yönetmen olarak Dreamgirls’ten,senarist olarak da Chicago’dan hatırlıyabilirsiniz.Genel duruşu itibariyle iddiasız ama düzgün işler yapmayı başarmış yönetmenin serinin en son ,en ihtişamlı kısmını çekecek olması beni düşündürüyor.Fantastik vampir dünyasının doruğa çıktığı Breaking Dawn’da bu mantıksız ama sürükleyiciyi öyküyü efektler ve olağanüstü makyajlarla mı destekleyecekler yoksa işin aşk,romantizm tarafından dem vurup Vampir çiftlerimizin aşkına mı gark edecekler bizi!

DIKKAT SPOILER *** Tabi ki Jacob ve Renesmee’nin hayli değişik aşk kavramını atlamıyorum.Merak içindeyiz doğrusu!Stephenie Meyer fantastik olduğu kadar çaktırmadan da tutucu düşüncelerini zerk ettiği kitabında aşkın sınırları ve mutahasıplık arasında çizdiği çizgi,filme ne kadar yansıyacak şu an kestiremiyorum açıkçası.
Burayı biraz açalım bence.Edward’ın evlenmeden olmaz tripleri,Bella’nın olası yaratık doğuracak olmasına rağmen kürtaja asla yanaşmaması,doğan bebeklerine babaanne ve annaanne isimlerinin karışımı olan sacmasapan Renesmee ismini vermeleri,Meyer’in çok fantazik-fantastik ama bir o kadar da muhafazakar olabiliceğini gösteriyor.Bence kitaba sadık kalınması  fanatikleri memnun etmek adına iyi bir adım olacaktır.
Vampir severleri de daha tatmin edecek bir yapım bekliyorum.Volturilere karşı toplanmış çeşit çeşit vampir cinsinin tasvir edildiği sahneler başarılı oyuncu secimi ve makyaj ile görsel şölene dönüşebilir.Belki bu kadar bekleyince Aro ve Cauis Voltori de biraz görüntü olarak kemale ermiş olur.(Tabi vampirlerin yaşlanmadığını unuttuk!)***
Bol karakterli bu kitabın hangi karakterlerine son filmde şans verecekler bilmiyorum ama populer Cullen ailesi en azından Tutulma da bizlere geçmişlerinden bir şeyler paylaşmışlardı.O yüzden kurtadamlarımızdan biraz aksiyon bekliyorum.Cünkü filmin aristokrat vampirler,sokak cocugu kurtlara karşı gibi,bakış açısına bağlı,yönetmenin yönlendirmesiyle de (bkz:Chritz Weitz bunu gözümüze gözümüze sokmuştu) ırkçı kaçabilecek bir tarafı da yok değil.

Çekimleri bu sefer basına daha kapalı başlayan filmden özellikle öpüşme kareleri basına yansıdı bile,ama daha resmi poster aşamalarına gelinmedi  ve trailerler  dönmeye başlamadı.

Böyle konuştuğuma bakmayın,seriyi beğenip beğenmemem çok önemli değil,bu garip vampir filmini ben de takip ediyorum.Kalitenin düşüklüğü,daha iyisini yapabilecek durumda olmak,hikayenin elle tutulur mantıkta olmayışı falan filan…bütün bunlara rağmen Alacakaranlık serisi bir şekilde bir çekim gücü elde etti.Burda da başarılı bir durum çıkıyor ortaya.Ben zaten duyduğum vampir filmini koşa koşa izlerim.Ama seri izletmek kolay değildir.İyiydi kötüydü,makyaj felaketti,Edward silikti,Jacob çıplaktı,Bella salaktı derken 3 filmi de vizyona girer girmez izlemedik mi?Cevap hep aynı gibi geliyor:Evet izledik!

O zaman burda Alacakaranlık serisinin iyi ya da kötü olması hiç farketmiyor.Takip edilme başarısı yakalamış bir yapımdır.Fanatiklere bol sabır,malum süre uzun!

Meraklısına not:Geri dönüp bir kez daha hatırlamak isterseniz:
http://belongcinema.blogspot.com/2009/07/twilight.html

http://belongcinema.blogspot.com/2009/11/alacakaranlk-efsanesiyeni-ay-ne-efsane.html
http://belongcinema.blogspot.com/2010/07/twilight-sagaeclipse-tutulma.html

ilk üç film için naçizane,nasıl da iyimser başlamışım 🙂

alacakaranlık, alacakaranlık efsanesi, bella swan, bill condon, breaking dawn, cullen ailesi, jacob, robert pattinson, stephenie meyer, twilight saga, şafak vakti içinde yayınlandı | Yorum bırakın